felsefe bize ne söyler / diri zihin'den gelen bir felsefe söyleşisi*
FELSEFE BİZE NE SÖYLER?
“Bu metin, Prof. Dr. Emin Çelebi’nin Diri Zihin YouTube kanalında gerçekleştirdiği ‘Felsefe Bize Ne Söylüyor’ başlıklı konuşmanın yazıya aktarılmış hâlidir.”
Dünden bugünü okumak üst başlığı aslında çok da yabancısı olmadığımız bir anlayışı bize sunuyor. Malum son dönem filozofları özellikle varoluşçular ve post-yapısalcılar bir bağlamdan bahsederler. Anlamın bağlamsallığı, mutlaklığın elde edilememesi ve tarihsellik içerisinde vuku bulan olup bitmelerden müteşekkil bir insan varlığından bahsederler. Bunun anlamı aslında dün demektir çünkü insan dünün çocuğudur. Dün dediğimizde tarihten bahsediyoruz. Biz tarihsel serencam içerisinde biz olduk. Emin Çelebi eğer Orta çağ’da yaşasaydı böyle bir Emin Çelebi olmayacaktı. Biz kendi başarımızla, kendi becerimizle, zekamızla bütün olup bitenleri kuşkusuz değerlendiriyoruz ama ontolojik olarak bu şekilde olduğumuz gibi olmanın dünle, tarihle çok yakın bir ilişkisi vardır o yüzden insan aslında tarihin çocuğudur.
Felsefe tarihsel bir süreçtir fakat felsefenin aynı zamanda kaynak itibariyle, ben onu arayış olarak isimlendiriyorum. Arayış olarak isimlendirdiğim için arayış insanla eşzamanlıdır, insan ontolojisiyle ilgili bir kavramdır. İnsan var olduğu sürece arama dürtüsü, güdüsü olacaktır. O yüzden felsefenin arayış olması aynı zamanda insanın aramasıyla da çok ilişkilidir hatta birebir ilişkilidir. O yüzden aramak / arayış kavramının anahtar bir kelime olduğunu düşünüyorum. Çünkü aramak sahip olamadığımız bir şeyi aramaktır her zaman, sahip olduğumuz şeyi aramayız. O zaman sahip olunmayan bir şey var demektir. Bu hem maddi anlamda böyledir hem de manevi anlamda böyledir. Ve bu arayış bitmeyecektir çünkü sahip olma duygumuz, motivasyonumuz – bunun kaynağını isterseniz duyguda arayın, isterseniz akılda arayın fark etmez – her halükârda insan ontolojisinin bir gerçekliği olarak o arayış olacaktır. Felsefeyi kuşkusuz birçok şekilde tanımlayabiliriz ama arayış olarak kodladığımızda ben böyle tanımlıyorum. Felsefe ve arayış derken insanın olgusal veya reel durumuyla birebir ilişkili bir halden bahsediyoruz.
O zaman bugüne geldiğimizde bugün için neyi ararız, neyi aramalıyız? Bu insan türüyle ilgili bir arayış mıdır yoksa insanın bireysel bir varlık olarak, öznel bir arayışı mıdır? Ben ikisinin de olduğunu düşünüyorum. Bugün insanlar hiç olmadığı kadar bir arayıştalar, koşuşturma içerisindeler. Bu mevcut ekonomik düzenin, politik düzenin de yansıttığı veya yarattığı bir durum olabilir. Fakat insanların hiç olmadığı kadar bir arayış içerisinde olduğu fakat bu arayışa da yanıt veremedikleri bir durumla paradoksal bir biçimde karşı karşıya olduğunu düşünüyorum.
İnsan kuşkusuz ihtiyaçlar varlığıdır. İlimler tasnifi teorik ilimler ve pratik ilimler olarak ikiye ayrılır. Teorik olarak o dönemin paradigması içerisinde fizik, matematik ve teoloji kimi zaman metafizik kimi yerde ilk felsefe dediğimiz o kavram ortaya konuyordu. Bu tasnif arayışlarımıza verilmiş bir cevaptır aynı zamanda. Çünkü fizik alanını da merak ediyoruz, araştırıyoruz, bilim buradan ortaya çıkıyor. Matematiksel olarak da hem gündelik hayatta hem de teorik alanda matematiğe ihtiyacımız söz konusu. Fakat bunların yanıt veremediği, yarıda bıraktığı daha yüksekte olan, hepsini kapsayacak, hepsinin temelinde olacak bir arayışı ifade ediyor. Entelektüel bir çerçeveden baktığımızda bu ihtiyaçlar hiyerarşisi de aslında zeminini bulmuş oluyor. Kuşkusuz ihtiyaçlar çoktur ama bütün ihtiyaçlar elde edildiğinde açıkta kalacak olan, boşlukta kalacak olan, elde edilemeyecek olan nedir? sorusu tekrar gündeme gelecektir ve o elde edilmek için yine insan çabasına ihtiyaç duyacaktır. İnsanın arayışına ihtiyaç duyacaktır. İşte o asıl arayışa hakiki anlamda felsefe ediyoruz. Klasik de de böyleydi, bugün de böyle.
...
Bu bütünlük dediğimiz mesele aslında yine başta bahsettiğimiz insanın tür olarak ve birey olarak tanımlanması, bu tanım üzerinden de gidilebilir. İnsani tür dediğimizde kastımız şu: Ontolojik olarak tüm insanların insan olmaklık bakımından insan olarak tanımlanmasının özü nedir, mahiyeti nedir? Bir de bireysel olarak bizim içinde bulunduğumuz kültür, coğrafya, din vb. birçok parametrenin bizi teşekkül etmesiyle oluşturduğumuz bir dünyamız var. Bu dünya içerisinde birtakım önceliklerimiz oluşur. Bu da bireysel tarafıdır.
Bireysel tarafı dediğimiz husus aslında yine ilimlerin tasnifi bağlamında yaptığımız analize paralel bir şekilde işleyebilir. Fizik kısmına tekabül eden tarafı var, matematik kısmına tekabül eden tarafı var ama bunların halledemediği, insanın tür olarak insan olmaklık bakımından bizim ortak mahiyetimiz nedir? Onun bizdeki izdüşümünün bireydeki izdüşümünün açıkta kaldığını düşünüyorum ve onu yakalamanın adı olarak hem varoluş felsefesi hem de genel anlamda felsefe bir arayış olarak tebarüz ediyor.
İşte bunu fark ettirmek çok kolay bir şey değil. Bu koşuşturma içerisinde “Felsefe ne işe yarar?” gibisinden sürekli sorulan bir soru var. Zaten felsefenin ne işe yaradığının fark ettirilmesi en zor olandır. Bütün bu zemin içerisinde, koşuşturma içerisinde insanlara “Dur ve düşün, dur ve anlamaya çalış, dur ve idrak et, muhasebe et. Nasıl bir varlıksın, nereden geliyorsun, nereye gidiyorsun, dünyanın anlamı nedir, var olmanın anlamı nedir?” gibi soruları sormak bir taraftan hem asli bir özelliğimizmiş gibi duruyor ama bir taraftan da bu asli olanı gün yüzüne çıkarma, aktif hale getirme zorluğunu, güçlüğünü yaşıyoruz çünkü burada da şöyle bir gerçekle karşılaşıyoruz.
Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinde en altta biyolojik ihtiyaçlar var. O yukarıya doğru kültürel, entelektüel ihtiyaçlara doğru sıçrama yapar. Alttaki ihtiyaçlar gerçekleşmediğinde yukarıya sıçrama imkânı olmayabiliyor. Böyle de bir gerçeklik var. Bu yüzden felsefe hakiki anlamda işlevsel olması için bu ihtiyaçların giderilmesi gerekiyor. Bu ihtiyaçların giderilmesi için de bir taraftan paradoksal olarak felsefi bir düşünme biçimine, felsefi bir telakkiye, felsefi bir anlama biçimine ihtiyaç var. Böyle çift karşılıklı bir ilişki var.
Yine o klasik tanıma göndermede bulunacak olursam altta olan bilgi türlerinin halledilmesiyle beraber ve halledildikten sonra ancak bir üst merhaleye geçilebiliyor. Aynısı tikel olarak insan varlığı için de söz konusu. Günümüzde böyle bir zorluk var ama şöyle de bir durum var, belki de kolaylaştıran bir durum var. Malumunuz bugün dünya tarihinde insanların görmediği kadar maddi anlamda teknolojik, bilimsel anlamda ileri noktadayız. Bunun yarattığı birtakım gedikler de oluşmaya başladı. İnsan kendi türünden sorumlu bir varlık olarak, kendi türünün devamının kaygısıyla hareket etmek durumunda kaldı. Robotik yaşam, yapay zekâ bunun beraberinde getirdiği hümanizmanın tekrar tekrar sorgulanması, insan türünün ve insan davranışlarının hem tür olarak hem de anlam olarak varoluşsal anlam olarak getirdiği problemlerin hiç olmadığı kadar hissedildiği bir dönemde de yaşıyoruz. Bu da felsefe açısından bir imkana dönüşebilir.
Belki buradan yürümek gerekir. Bunları fark ettirmek daha kolaydır. Biraz önce anlattığım hareketin ve koşuşturmanın içerisinde üst perdeden felsefi bütünlüğü kavratmaya çalışmak zordur ama bu pratiğin içinden giderek oraya giden bir yolu göstermek daha kolaydır gibi bir durumla da karşı karşıyayız. Bunu da bir imkana dönüştürmek gerekir diye düşünüyorum.
...
Malumunuz yine 20. yüzyılın başlarından itibaren Nietzsche’nin değerlerin tekrar yeniden değerlendirmesi, varoluşlarının insan varlığının merkeze koymaları öznenin artık dünyayı aşan, kendine mahsus bir mahiyetinin olduğundan hareketle bütün nesnel sınırları yok eden o tasavvuru anlama biçimi bugün de geçerli. Burada belki şu yapabilir, daha somut verilerle zihinleri tahrik etmek, harekete geçirmek imkânını daha somut veriler ve sonuçlar üzerinden yapabilmek gerekiyor.
Bugün felsefenin pratik boyutunun çok ciddi bir şekilde işlenmesi gerektiğini ve işlenmesi için de bir zeminin olduğunu düşünüyorum.
İnsan türü maddi olarak bütün bu olan biteni elde etse bile insanın insanlıkla ilgili, insanın kendisiyle ilgili sorunu devam ediyor. Bunu nasıl isimlendirebiliriz, bu neyin arayışıdır?
İnsan mutluysa sanırım bu arayış duracaktır. Yahut bu arayışın sonu mutluluğa varmaktır.
Biz mutluluğu arıyoruz doğru ama mutlu olduğumuzu varsaydığımızda neye ihtiyaç duyarız sorusunun cevabını da aklen verebiliyoruz. Diyoruz ki mutlu olduğumuzda bir şeye ihtiyaç duymayız. Bu da bize gösteriyor ki mutluluk arayışı sonucunda aradığımız o şey bizim nihai ihtiyacımızdır. Aynı zamanda onu elde ettiğimizde bir şeye ihtiyaç duymuyoruz.
Peki ikinci aşamada bu maddi olanlarda bunu tatmin etmiyorsa ki bunu da pratikte görüyoruz, o zaman mutluluk nerede olacak? Buna vereceğimiz yanıtın artık gündeme gelmesi gerekiyor. Burada bu nesnel bir durum olmadığı için bir çözüm üretecek halimiz yok ama bireysel olarak ben bunun yine insanın kendine dönerek, insan türünün ontolojik olarak olmazsa olmaz dediğimiz şeyin, o mahiyetin insanda var olduğunu, aslında onun da oraya adres verdiğine inanan bir insanım. En azından kendi özel deneyimim bu yönde.
Evrenin bütün imkanlarını, sırlarını çözmeye çalışsak bile yine o bahsettiğimiz ontolojik boşluğu, içimizde var olan mahiyet dediğimiz o niteliği dolduramayacak, o boşluğu doldurmayacak bir varlık olarak insan gerçekliği ortada duruyor. Dolayısıyla bunların aklen ve mantıksal olarak günümüze anlatılabileceğini düşünüyorum. Bu mukayeseler üzerinden anlatılabileceğini düşünüyorum.
Bunun için de tabii bir hazır bulunuşluk lazım. Bu sadece psikolojik bir hazırlık değildir. Aynı zamanda epistemik bir altyapı da gerekir. Felsefe içinde bunların gündeme gelmesi için bir altyapı gerekiyor. Bu aynı zamanda belki bir paradigma değişimini de gerekli kılıyor. İşte ben burada şuna da inanıyorum. Bu politik düzen, hâkim düzen köklü bir değişime uğratılırsa o zeminin de mümkün olabileceğini düşünüyorum. Bu da politik olarak da siyasal olarak da bir dönüştürme aparatı olarak felsefenin kullanılabileceğini düşünüyorum. En azından bunun gündeme getirilebileceğini, hükümetlerin ve devletlerin nezdinde böyle bir çaba içerisine girilip felsefenin pratik hayatla ilerisi için zemin bakımından bir ortam oluşturmaya matuf rolünün olabileceğini, böyle bir imkânın felsefede var olduğunu şahsen düşünüyorum.
...
Fark ettirmenin de bu şekilde olduğunu fakat bunun üzerinin küllendiğini düşünüyorum. Yani uzakta bir yerde değil, bizatihi içimizde.
Bu durumun bir insan gerçekliği olduğunu, insan olmak zeminin burada yattığını düşünüyorum. İnsanla örtüştürüyorum. İnsan ontolojisinin olmazla olmazlığının bu olduğunun pekâlâ anlatılabileceğini düşünüyorum. Fakat küllenmiştir. O külleri kaldırmak gerekiyor. Ayrı bir yerde durmuyor yoksa.
...
Bugün felsefecilerin veya felsefeyle iştigal edenlerin de kendini sorguya çekmesi gerekiyor. Bugün aslında felsefeden şikâyet ederken biraz da “Felsefeci ne işe yarar?” ‘a dönüştürmek gerekiyor.
Felsefede en tehlikeli şeyin kategorik düşünme olduğunu düşünüyorum. Bir akıma, bir kişiye yaslanıp kendini buradan kurmak hem felsefenin ruhuna aykırıdır hem de o kişiye saygısızlıktır. Bu yüzden eğer muhasebe yapıyorsam her daim kendimi gözeterek yapmak zorundayım zaten başka şansım da yok. Sadece bunu fark etmek gerekiyor.
Ben anlattığımda kendimi anlatıyorum aslında. Dünyayı nasıl algıladığımı, nasıl anladığımı, yorumladığımı. Ben başkasını anlayamam, başkasının zihnine giremem, girme imkânım da yok. Onu kendime çevirerek anlayabilirim ancak bu da kendimde olan bir fikir şayet karşımda duran bir olgu, bir nesne gibi duruyorsa o bana ait değildir, o fikir de değildir. Bizatihi benimle bütünleşen, tüm perspektifimi belirleyen o fikirleri eğer yorumlayabiliyorsam artık içime sinmişse bu o zaman benimle buluşmuş oluyor ve fikir o şekilde gerçekleşiyor. Burada da kuşkusuz her insan biricik olduğu için kendisinden biricik birtakım şeyler katacaktır, katabilecektir.
Yorumlar
Yorum Gönder