batıya doğru akan nehir / medeniyetlerin anlatılmamış hikayesi / bölüm 1: mezopotamya*

GİRİŞ 

Bu modern dünyanın oluşumunun hiç anlatılmamış hikayesidir. Medeniyetin dünyaya yayılışı için yepyeni bir bakış açısı. İnsanlığın Göbeklitepe’deki başlangıçlarından Çatalhöyük’teki tarımın ortaya çıkışına, Mezopotamya’daki ilk şehir ve krallıklara, dini inanışların doğuşundan tek Tanrı inancına. Uygarlığın akışını takip etmeye kaynağından, Ortadoğu’dan başlıyoruz. Binlerce yıldır dünyanın ekonomik, bilimsel ve kültürel merkezi olan olağanüstü bir yer. Fikirlerin ve yeniliklerin özgürce el değiştirdiği; Asya, Afrika, Avrupa kıtaları arasındaki en önemli köprü olan, bin yılı aşkın bir süre bu bölgeye hükmetmiş olan bir imparatorluk kuran Türkler’in başarılarını takip ediyoruz. Doğuda Hindistan’dan Batı’da İspanya’ya kadar 16 ülkede çekilmiş; ünlü uzmanlar, harika mekanlar ve eşsiz bilgilerle dolu 20 bölümden oluşan bir dizi. Bu Antik dünyadan modern dünyaya, Doğudan Batıya doğru akan bir nehri takip eden destansı bir keşif yolculuğu olacak.   


GÖBEKLİTEPE  

Günümüzde Türkiye’de bulunan Nemrut Dağı Fırat Nehrine tepeden bakar. Buradan görkemli bir Mezopotamya manzarası görülür. İnsanlığın doğduğu dönemde Fırat’la Dicle nehirlerinin arasındaki bu bölge uygarlığın beşiğiydi.  

“Ufka baktığınız zaman doğu da batı da kuzey de güney de sanki ayaklarınızın altına serilmiş gibidir. Ufkun her boyutuna uzanabiliyorsunuz ve oradan uygarlıkların nasıl bir araya geldiğini müşahhas olarak görebiliyorsunuz.” (Bekir Karlığa) 

Nemrut Dağı’nın tepesinde insan yapımı devasa bir höyüğün altında Kral Antiokhos’un iki bin yıllık mezarı vardır. Antiokhos Yunan ve Pers asıllıydı. Her iki ecdadının onuruna mezarının iki yanına Yunan ve Pers Tanrılarının dev heykellerini yaptırmıştır. Yunan Tanrıları Zeus ve Herakles batıya, Yunanistan’a doğru bakar. Pers Tanrıları Oromasdes ve Vahagn Doğuya, Pers topraklarına doğru bakar.  

“Nemrut Dağı’ndaki heykellerin tiplerine baktığınız zaman, boyutlarına baktığınız zaman, gözlerine ve yüzlerine baktığınız zaman bu sentezi görebiliyorsunuz. Roma’nın da Bizans’ın da İran’ın da Hindistan’ın da hasılı kelam kültürlerin hepsinin de içe içe geçmiş bir karışımı olduğunu müşahede edebiliyorsunuz.” (Bekir Karlığa) 

Antiokhos’un bu büyük anıtı Doğu ve Batı kültürünün sentezini simgeler. Mezopotamya’ya tepeden bakan Nemrut Dağı’ndaki konumu da birçok kültürün katkısına borçlu olduğumuz uygarlığımızın doğum yerinin bu iki nehrin arasındaki topraklar olduğunu bize hatırlatır.   

“Medeniyetler sürekli akmakta olan bir ırmağa benzerler. Irmaklar suları denizlere ve okyanuslara taşırlar ve medeniyetler birleşerek evrensel bir varlığı oluştururlar. Uygarlıkların başlangıç yeri, ana yurdu Mezopotamya’dır. Mezopotamya’dan kalkan medeniyet kervanı dünyanın dört bir yanına ulaşmıştır. Dinler, kültürler ve mitolojiler bu ırmak yoluyla taşınmıştır.” (Bekir Karlığa)  

“Medeniyeti akıp giden bir nehir olarak düşünürsek beraberinde yeni fikirleri ele alır ve tüm kollarıyla birleştirir. Yeni kültürler olarak yeni düşüncelerin doğmasına ve etkilenmesine yol açar. Yine medeniyeti kendi içerisinde Doğudan Batıya akan bir nehir olarak düşünebiliriz.” (Bettany Hughes)  

Türkiye’nin güneyinde Urfa yakınlarında 1964’te keşfedilen ve 1994’ten beri kazı yapılan Göbeklitepe 12 bin sene öncesine, MÖ 10. binyıla uzanır.   

“Burada gördüğünüz bütün bu höyükler sunidir, doğal değiller, suniler. Ve burada kazdığımız anıta benzer anıtlar içeriyor. Bu toprak höyükler buradaki peyzaja hâkim olan kireçtaşından devasa bir bayırın en yüksek kısmının üzerinde bulunuyor. O noktaya çıkıp etrafa baktığınız zaman örneğin Doğuda otuz kilometre uzağa kadar görebiliyoruz. Dolayısıyla burası bu ovadaki doğal bir piramit gibi çok uzaklardan gözükür. Buraya üst Mezopotamya diyoruz. Batıda Fırat nehriyle Doğuda Dicle nehri arasında yer alır. Burada bu iki nehrin arasında bulunuyoruz ve Mezopotamya’nın anlamı da budur.” (Klaus Schmidt) 

Arkeoloji Profesörü Klaus Schmidt burada medeniyetin hikayesinde eksik olan bir halkayı bulmuştur. Göbeklitepe sütunlarının tarihi insanların avcı-toplayıcı olarak yaşadığı zamanlara uzanır. Fakat burada, Göbeklitepe’de avcı-toplayıcı olağanüstü bir şey yaptı. Dünyanın ilk anıtını inşa etti.   

“Burada C’de gördüğümüz sütunlar dev boydadır. Ne yazık ki merkezdeki iki tanesi eski zamanlarda yok olmuş. Üst kısımları da yok ama orijinal yüksekliklerinin 5 metre kadar olduğunu biliyoruz. -Taşlar taş devri insanının sanatsal kültürünün şaşırtıcı derecede üst düzeyde olduğunu gösteriyor.- Buranın arkasında Taş devri sanatından çok güzel bir örnek var. Üzerindeki yüksek kabartmada dişlerini gösteren yırtıcı bir hayvan belki de bir leopar ve bir hayvan ölüsü tasvir edilmiş. Altında da yabani bir domuzun düz kabartması var. Burada üç farklı düzeyde sanat var. Kübik taş sütunlar, T şeklindeki sütun, yüksek kabartma ve düz kabartma aynı taş üstünde bulunuyor.” (Klaus Schmidt) 

Önceleri taş devrinden kalan bu olağanüstü heykeller Göbeklitepe’yi kazan arkeologlar için bir sırdı.   

“Göbeklitepe’yle ilgili çok şey bilmiyoruz. Ama emin olduğumuz bir şey varsa o da T şekilleridir. Bunlar stilize bir şekilde insanları temsil eder. İnsan kafası profil olarak gösterilir, sütunun gövdesi de insan bedenini temsil eder.” (Klaus Schmidt) 

Bu anıtlarda hiçbir şekilde bir yüz tasvir edilmemiş. Gözler yok, burun yok, ağız yok. Bu anıtların insanları temsil etmediğinin açık bir göstergesidir. Burası doğaüstü varlıkların bir toplanma yeridir.  

“Bu yapılar gündelik hayat için inşa edilmemişti dolayısıyla bu dağın üzerinde gördüğümüz kutsal bir alandır.” (Klaus Schmidt) 

Göbeklitepe erken dönem insanlarıyla ilgili bilgilerimizde bir devrim yaratmıştır. Yerleşik teoriye göre insanoğlu önce çiftçilik yapmak için yerleşti. Sonra kalıcı yapılar inşa etti. Ama Göbeklitepe’deki kanıtlar bunun tam tersi bir duruma işaret eder. Avcı-toplayıcılar tarımla uğraşmaya başlamadan uzun bir süre önce kalıcı ibadet yerleri inşa etmeye başlamıştır.  

“Burayı inşa edenler avcı-toplayıcılardı. Bunu burada çok güçlü bir şekilde muhafaza edilmiş olan arkeolojik faunadan biliyoruz. Burada buluşuyorlardı, festivaller ve şölenler düzenliyorlardı. Burada monolitik sütunlar imal etmek onları taşımak ve bu taştan daireler şeklinde dikmek için gerekli olan insan gücüne sahipler veya toplayabiliyorlar.” Klaus Schmidt) 

Göbeklitepe’nin inşası, iş gücü ve kaynakların organizasyonu, yapılarda görülen kalifiye işçilik, insanoğlunun tarım yapmak için yerleşik düzene geçmeden 2000 yıl önce burada düzenli bir toplumun var olduğunun kanıtıdır. Bu olağanüstü bir keşiftir.  

“Böyle bir çalışma herkes tarafından yapılamaz uzmanlık gerektirir. Ayrıca sütunlar uzmanların yapacağı işlerdi. Taşınması için de mühendisleri vardı. Dolayısıyla avcı-toplayıcı toplumu daha önceleri düşündüğümüzden çok daha gelişmişti. Böylelikle insanoğlunun tarihini değiştiriyor değiliz. Daha önce varlığını bilmediğimiz bir bölüm ekliyoruz. Sadece bir bölüm değil insanoğlunun gelişimiyle üst paleolitik dönem avcı toplayıcılarından neolitik toplumlara ve çiftçilik yapan köy toplumlarına geçişle ilgili bilgilerimize bütün bir cilt eklenmiş oluyor. Buradaki ikisinin arasıdır.” (Klaus Schmidt) 

Göbeklitepe insanları tarımla uğraşmaya o sıralarda başlamamıştır. İnsanoğlunun uygarlığa yolculuğundaki bu ikinci önemli adım insanlığın gelişiminin ikinci safhasında ortaya çıkmıştır: Neolitik dönemde.   

“İnsanoğlunun artık kıt kanaat geçinmediği, kadın ve erkeğin doğanın peşinden koşup yardımını dilenmediği kilit bir an vardır. Bunun yerine insanoğlu yerleşik hayata geçtiğinde sabit topluluklar halinde yaşamaya ve ilk defa çevresindeki dünyayı yönetmeye başladı. Bu da medeniyetin gelişebileceği olağanüstü bir altyapı sağladı.” (Bettany Hughes) 

Peki avcı-toplayıcıların yani Göbeklitepe’yi inşa eden ve binlerce yıl boyunca göçebe hayatı sürenlerin bir yere temelli olarak yerleşmesine sebep olan neydi? Neolitik dönemdeki en önemli değişimin, çiftçiliğin gelişimi olduğu sanılırdı. Ama Türkiye’nin güneyindeki Çatalhöyük’te yapılan keşifler arkeologların bazı konuları yeniden düşünmesine neden olmuştur. 

“Çatalhöyük'te kendimize sık sık sorduğumuz soru, neden buraya yerleştikleridir. Çünkü etrafınıza bakarsanız çok düz olduğunu görürsünüz. Buraya yerleşmeye karar verdiklerinde acaba ilgilerini çeken şey neydi? Çatalhöyük'te ilk yerleşim gerçekleştiğinde buradaki manzara çok farklıydı. Dolayısıyla bu baktığınız bölge bundan 9000 yıl kadar önce bu ovanın yüksekliğinin en az altı metre altındaydı. Biraz daha yeşildi, daha çok otla kaplıydı. Bazı yerlerde ağaçlar vardı. Bu bölgede birkaç sığ göl bile olabilirdi ama genele bakılırsa batı kenarı boyunca bir nehir vardı. Nehir kenarları, insanların yerleşmeyi sevdiği yerlerdir.” (Shahina Farid) 

Bunun sebebi tarım değildi. Bundan 9000 yıl önce Çatalhöyük bir nehrin üzerindeydi ve nehrin kıyılarında bulunan kil, hayati önem taşıyan bir madde halini aldı. 

“Evlerini kil tuğlalardan yaparlardı. Dolayısıyla bu evleri inşa edebilmek için bir kil kaynağına ihtiyaçları vardı.” (Shahina Farid) 

Çatalhöyük'teki çalışmalardan avcı toplayıcıların yerleşmesine neden olan şeyin insanların çamur ve kil kullanarak tuğladan sağlam evler yapma yeteneğini geliştirmesi olduğu anlaşılmaktadır. Çatalhöyük’ün kazısı ve keşfi insanlık tarihinin bu önemli geçiş döneminde insanların gündelik hayatıyla ilgili yeni bilgiler sağlamıştır.  

“Burada bir dizi kil tuğladan ev var. Burada bir ev var ve burada da bir tane, bu arkada bir tane ve benim arkamda da bir tane var. Evler kil tuğlalardan inşa edilirdi. Tuğlalar genelde yerinde imal edilirdi ve burada güneşte kurutulurdu. Burada bir sıra tuğla görüyorsunuz. Bunlar çok uzun tuğlalar fakat burada da harcı görebilirsiniz.” (Shahina Farid) 

Çatalhöyük’ün inşası yakınlardaki bir nehirden alınmış kil ve çamur sayesinde mümkün olmuştur. Nehrin bir hediyesi daha vardı. Taşkın havzasındaki alüvyonlu topraklar son derece verimliydi. Buraya yerleşen neolitik insan daha önce rastgele şekilde topladığı ürünü artık yetiştirebilirdi. Evlerin içinde yapılan kazılar, buradaki insanların tarımla uğraşmaya başlayarak devrim niteliği taşıyan bir adım attıklarını gösteriyor.  

“Evin ana kısmından kiler kısmına doğru yürüyorum. Bu evlerde ve kiler bölümlerinde bir dizi kil çeperli küp bulduk. Bu da bir küpün kilden çeperidir. Bu küplerin içinde kabuklu yemişler bulduk. Şam fıstıkları, badem, bezelye ve buğday gördük. Bunlardan çevrelerinde ne yetiştirdiklerini hangi ürünleri topladıklarını görüyoruz. Koyun, keçi ve büyükbaş hayvan eti yediklerini biliyoruz. Koyunlarla keçiler zaten evcilleştirilmişti ama büyükbaş hayvanların evcilleştirme sürecinden geçmekte olduklarını görebiliyoruz. Dolayısıyla hem yabani büyükbaş hayvanlar hem de daha küçük evcilleştirilmiş büyükbaş hayvanlar olduğunu görüyoruz.” (Shahina Farid) 

Türkiye'nin güneyinde ürün ekiminin ve hayvanların ehlileştirilmesinin bundan 12.000 yıl önce başladığını ve buradan yavaş bir şekilde Bereketli Hilal’den doğudan Mezopotamya'ya ve batıda Akdeniz'e yayıldığına dair kanıtlar vardır.  

“Organize tarımın ilk gerçekleştiği yer Bereketli Hilal olarak bildiğimiz günümüzde Türkiye ve Irak olan bölgedir. Organize tarımı ve beraberinde getirdiği birçok değişimi ilk burada görüyoruz. Bu devasa bir adımı oluşturur.” (Fergus Milton) 

Günümüzde en çok yetiştirilen ürün buğdaydır. Son yıllarda yapılan DNA analizlerinde buğdayın ilk defa MÖ 10. binyılda Türkiye'nin güneydoğusunda ehlileştirildiği anlaşılmıştır. İnsanoğlu, doğadan bir şeyi almakla kalmamış, onu daha iyi hale getirmişti.  

“Elimde tuttuğum enver buğdaydır. Tarihteki ilk buğdaylardan biridir ve uygarlık tarihinde çok büyük bir gelişimi temsil eder. Bu hibrid bir ottur. Günümüz buğdayından çok farklı olduğunu görebilirsiniz. Başakların çevresinde çok sert bir sakal veya kabuk var. Bunları çekince başağın açılmaya başladığını ve içinde tek tek kocaman tohumların olduğunu görürsünüz. Ekmek ya da benzeri yiyecekler için un üretmek üzere tohumlar kolaylıkla indirip çekilir. Bundan dolayı çok iyi bir gıda kaynağıdır.” (Fergus Milton) 

Tarım doğuda başlayıp adım adım batıya doğru yayılmıştır. Çiftçilikle toprak işleyen yerleşik toplumlar Avrupa'da yayıldı ve MÖ 5000’li yıllarda Avrupa'nın batı sınırına ulaştı.  

“Tarım ürünlerinin organize bir şekilde yetiştirilme bilgisi Avrupa'nın dört bir yanına yayılır ve Avrupa'yı da geçerek zamanla buraya İngiltere'ye ulaşır.” (Fergus Milton) 

Tarım, her yerdeki toplumların değişimini sağlamıştır. Ürünlerin yetiştirilmesi ve hayvancılığın yanı sıra insan başka özel yeteneklerde geliştirmeye başlar. Tarımdaki gelişmenin teknoloji alanında bir devrimi de sağladığının emarelerini arkeologlar Çatalhöyük'te buldu. 

“Bölgede tarlalarda yetiştirdikleri mahsullerin son ürünlerini ayrıca kullanmış oldukları aletleri ve yulaf çorbası için bir çeşit un yapmak üzere hazırlanmış buğday tanelerini ezmeye yarayacak taştan öğütme aletleri bulduk. Ve bir orağın parçası olması muhtemel obsidyen aletler bulduk. Obsidyen volkanik bir camdır ve böyle bir şey ancak iyi bir av aleti olabilir.” (Shahina Farid) 

“Organize tarıma doğru gelişim başka birçok gelişimi de beraberinde getirir. Sadece içinde bir şeylerin saklandığı kapları bile düşünseniz eğer göçebe iseniz ve farklı bölgelerde seyahat ediyorsanız bu kapların mümkün olduğu kadar hafif ve kolay taşınır olmasını istersiniz. Ama sabit bir yerleşme yerine sahipseniz daha ağır olan ve seyahat ederken zor taşınan çanak çömlek gibi şeyler kullanmaya başlayabilirsiniz. Dolayısıyla sabit bir yerleşim yeri olunca başka birçok şey de düşünmeye başlamak mümkün oluyor. Organize tarımın ilk ortaya çıktığı dönemde metal işleme teknolojisinin de başlamış olması rastlantı değildir. Bu çok büyük bir gelişimdir. Bilgi dünyada büyük bir değişime neden olur ve bunlar organize tarımın gelişiminden kısa bir süre sonra olur." (Fergus Milton) 

Çiftçilik toplumsal alanda bir devrime yol açtı. Sulama ve hasat alma gibi toplum projelerinin dikkatli şekilde organize edilmesi gerekiyordu ve toprağın bölünmesi, bakımı ve mirası için birtakım kurallara ihtiyaç vardı.  

“Neolitik dönemin özünde doğayı ehlileştirme ve belli bir yere yerleşme vardır. Bir sonraki aşamaysa bir araya gelip birlikte yaşayan bu kadar büyük bir grupta düzeni koruyabilmek için sosyal hiyerarşinin gelişidir. Yani neolitik dönem gerçekten bugün geldiğimiz noktaya yolculuğumuzun başlangıcıdır.” (Shahina Farid)  

Gıdanın organize bir şekilde tedarik edilmesi, gelişmekte olan bir nüfusu geçindirebilirdi. İnsanlar bir araya gelmeye devam etti ve daha da büyük gruplar oluşturdu. Böylece insanoğlu uygarlık adını verdiğimiz kavramın başlangıcını oluşturmaya başladı. 

İnsanlık tarihinin bu yeni adımı doğudaki büyük nehirler boyunca yer alan zengin ve bereketli topraklarda gerçekleşti.  

“Doğudan batıya doğru gelecek olursak Çin'de Sarı nehir ve çevresinde başlayan medeniyet yürüyüşü yine değişik nehirler çevresinde kurulan kentlerle devam etmiştir. Hindistan'da ise İndus ve Ganj vadileri boyunca medeniyet eserlerinin ilk görünmeye başlandığını gözlemliyoruz. Özellikle İndus vadisi, medeniyetin Hint yarımadasındaki başlangıç noktasıdır. Yine batıya doğru devam edecek olursak, Mezopotamya yani Dicle ve Fırat havzası medeniyetlerin beşiği ve yurdu olduğunu görüyoruz.” (Bekir Karlığa) 

İlk şehirler MÖ 4000 civarında Mezopotamya olarak bilinen bölgede Dicle ile Fırat adındaki iki büyük nehrin arasındaki bölgede ortaya çıkmaya başlar. Tarihteki ilk şehirlerden biri MÖ 5. binyılda Mezopotamya'nın batı kenarında kurulur. Günümüz Suriye'sinde bulunan Mari, 1933 yılında bir bedevinin bulduğu heykelle yeniden keşfedilmiştir.  

Bu ibadet eden birinin heykelidir. Mari'deki tapınakta bulduğumuz türden bir heykel. Genelde saçsız oluyorlar. Gözler de çok tipik oluyor. Deniz kabuğunun içinde lapis lazuliden bir daire olur ve kaşlarda ziftten olur. Eller genelde göğüste toplanır. Bu da bir tür dindarlık işareti. Çoğu zaman omzunun arkasında bir yazıt olur. Örneğin burayı adı yazılmış, kim olduğunu biliyoruz. Adı, Şiven. Bu gibi heykeller, Sümer uygarlığını en iyi şekilde temsil eder. Mari'nin büyük bir uygarlığın bir parçası ve bu uygarlığın en önemli merkezi olduğunu söyleyebiliriz.” (Barbara Couturaud) 

Arkeolog Yaub Abddullah, altı yıl boyunca Mari'deki kazıları yönetti.  

“Şimdi tarihi MÖ 2. binyıla uzanan Zimri-Lim sarayının taht salonundayız. Karşı tarafta kral Zimri’nin tahtının üstünde yer aldığı zemini görebilirsiniz. Burada altın, gümüş, fildişi ve değerli tahtalardan yapılma tahtının durduğu kaide vardı.” (Yaub Abddullah) 

Mari şehrinin refah dönemi MÖ 2900 ile 1700 arasında binyıllık bir süre boyunca olmuştur. Mari, küçük bir çiftçi köyünden gelişmemiştir. Fırat'ın kıyısına planlı olarak kurulmuş bir şehirdi.  

“Mari hiçbir zaman küçük bir köy olmadı. Bu kadar çorak bir bölgeye bir şehir inşa edecek cesarete sahip bir halk tarafından kurulmuştu. Dairesel planlı ve çok düzenli bir şehirdi. Su ortasından geçen bir kanaldan alınıyordu. Üç dört metre genişliğinde idi. Bu kanal gemicilik için de kullanılıyordu.” (Yaub Abddullah) 

“Mari'de gördüğümüz gerçek anlamda düzenli bir toplumun ilk örneğidir. Örneğin saray şehrin merkezinde, çevresi de tapınaklarda çevrili. Mari'nin toplumsal işleyişi bir çeşit piramit şeklindeydi. En başta kral ve idari görevlilerin tümü vardı. Saray için ayrı, tapınaklar için ayrı idareciler mevcuttu. Kendi dünyalarını temsil etme şekilleri bize düşünceleri, dinleri ve kendilerini nasıl gördükleri hakkında biraz daha fikir verir.” (Barbara Couturaud) 

Mari, dünyada bilinen en eski uygarlık olan Sümer uygarlığının bir parçasıydı. Mari’den, Fırat ve Dicle'ye kadar günümüz Irak topraklarının güneyine uzanan Sümerler birçok şehir krallığından oluşuyordu. MÖ 6. binyılın ortalarından itibaren 3.000 yıldan uzun bir süre var oldu. 

“Modern dünyada yaşadığımız her gün her saniye ilk defa binlerce yıl önce hayal edilen medeniyetin faydalarından yararlanıyoruz. Etrafımızı güzel şeylerle çevrilmesi, akşam eve döndüğümüzde masamızda yemek olması, beğensek de beğenmesek de politik ve sosyal bir hiyerarşi içinde yaşamamız, bunların hepsi ilk uygar insanlar tarafından gerçek hale getirilen şeyler.” (Bettany Hughes) 

Arkeologlar Mari’de bu ilk şehirlerin organizasyonunun kapsamını gösteren binlerce taş tablet buldu.  

“Karşı tarafta bir kütüphane var ve içinde 15.000 ila 16.000 tablet bulundu. Ekonomik ve idari bilgiler içeriyorlardı. Bu tabletler ve çivi yazısı şehrin idari ve ekonomik yapısının anlaşılması açısından çok önemli bilgiler sunuyor.” (Yaub Abddullah) 

“Dolayısıyla bu idari tabletler bize bu toplumun basit bir köy olmadığını, çok organize olduğunu gösterir. Bu toplum bütün bir şehri ve hinterlandını da idare ediyordu. Böylece bu toplum hakkında ve bu toplumun başındaki kral, rahipler ve idari ekibi hakkında çok bilgi sahibiyiz. Çok sayıda kâtip vardı hem tapınağın hem de sarayların organizasyonu ve idaresiyle ilgilenirlerdi.” (Barbara Couturaud) 

Bu geniş organizasyonu finanse eden ve Mari’yi eşsiz kılan şey onun konumuydu. Fırat üzerinde bulunan şehir, Mezopotamya ile kuzey bölgeleri arasındaki ticaret yolları üzerinde stratejik bir konuma sahipti.  

“Şehir bir bağlantı noktasıydı. Buraya Anadolu'dan metallerin yanı sıra Umman’dan ve Tilmun’dan Mezopotamya'nın güneyinde yer alan Bahreyn'den pahalı metaller gibi diğer malzemeler gelirdi. Ve bütün bunlar Mari’den doğudaki topraklara ya da antik dünyanın diğer bölgelerine dağıtılırdı.” (Yaub Abddullah) 

Ticaret, Mari'deki bazı insanların zenginleşmesini sağladı. Bu servet fazlasıyla Mari'nin zenginleri, mücevher gibi lüks malların üretimini finanse ettiler.  

“Örneğin bu kolyeyi ele alalım. Mari sarayında bulundu. Ur hazinesi dediğimiz hazinenin bir parçası. Birkaç bronz bilezik, birkaç bronz heykelcik ve Ur kralından söz eden bir yazıtla beraber küçük bir kavanozun içindeydi. Belli ki bir prestij için üretilmiş bir obje.Llapis lazuli taşı İran’dan geliyordu. Bunlar işlevsel objeler değildi. Toplumun küçük bir kısmı için elit için yapılmıştı ve lapis lazuliden yapılmış olması bu elit kesimin, toplumun bu küçük kısmının ne kadar zengin olduğunu gösteriyor.” (Barbara Couturaud) 

Londra'daki British Museum Sümer uygarlığının en büyük hazinelerinden birine ev sahipliği yapıyor: Ur Standard’ı. Kraliyet mezar odalarından birinde bulunan standardın tarihi MÖ 2500 yılına uzanıyor.  

“Güney Irak’tan gelen bu obje inanılmaz güzellikte. Yaklaşık 4500 yıl önce yapılmış ve ne amaçla kullanıldığını bilmesekte ne kadar değerli olduğu konusunda hiçbir şüphemiz yok. Kullanılan malzemelere bakacak olursak burada lapis lazuli ve kızıl kireç taşı ve değerli deniz kabukları var. Açıkça bize bir hikâye anlatıyor ve bence bu işleyen bir toplumun göstergesi. Her şey çok düzenli. En altta tarlalarda çalışan erkekler, daha sonra bir çeşit dini kurban için getirilen besili hayvanlar, keçiler ve bolca balık, hatta büyükbaş hayvanlar. Ve en tepede sarayı görebilirsiniz. Kral şerefine kadeh kaldıran adamlar ve orada ayakta duran iri bir adam olarak tasvir edilen kral. Kabarık eteği açıkça görülmekte ve altındaki insanlar onun kontrolü altında. Gerçekte çok barışçıl ve medeni bir sahne. Dönemin Babil çivi yazısından da bildiğiniz üzere insanlar salonlarda bir araya gelip birbirlerinin şerefine “ana šumī u balāṭu” şeklinde seslenip kadeh kaldırıyorlardı. Anlamı barışa ve hayata. Fakat diğer tarafa baktığınızda gerçeğin daha farklı olduğunu görürsünüz. Çünkü burada korkunç bir savaş sahnesi var. En altta savaş arabalarını çeken atlar tarafından ezilen erkekler. Ayakta asasını tutan kralın karşısına getirilen çıplak insanlar var. Bu büyük bir uygarlık yarattığınızda bunun hırsızları kendine çeken bir mücevher haline geldiğinde ve sahip olduklarınızı isteyen başkalarının her zaman var olacağının oldukça ikna edici bir hatırlatıcısı.” (Bettany Hughes) 

Uygarlık, Sümer şehir krallıklarına rekabet ve çekişme getirdi. Bu da savaşa ve istilaya yol açacaktı.  

“Mari şehrinin gelişip refaha ermesi, onu istilacıların hedefi haline getirmişti. Mari'nin bir Akad kralı tarafından yok edildiğini biliyoruz. Arkeolojik olarak da Mari'ye girdikleri zaman her şeyi yerle bir ettiklerini görebiliyoruz.” (Barbara Couturaud) 

Bu yıkım, MÖ 24. yüzyılın ortalarında Akad kralı Sargon tarafından gerçekleştirilmişti. 

“Saray ve tapınaklar vahşice yok edilmiş. Günümüzde yürüttüğümüz kazılarda bu şiddet dolu yıkımın izlerini hâlâ buluyoruz.” (Barbara Couturaud) 

Akadlar tarihin ilk imparatorluğunu kurmuşlardır. Avcı, toplayıcılar şehirlerde yaşamaya başladıktan sonra şimdi de imparatorluklar kuruyorlardı. Bundan sonraki 600 yıl boyunca Mari bir kez daha zenginleşti. Sonra da zenginliğini savunmasını güçlendirmek için harcadı.  

“Milattan önce 2. binyılda Mari tekrardan büyüdü. Ön surları ortaya çıktı. Ve sur tam bir duvar olarak inşa edilmişti. Şehri korumak amacıyla ok atmak ve mızrak fırlatmak için yerler vardı.” (Yaub Abddullah) 

Yeni savunma sistemlerine rağmen Mari’nin ikinci altın çağı MÖ 1760’ta Mezopotamya'da ortaya çıkacak ikinci imparatorluk olan Babiller’in şehri ateşe vermesiyle sona erdi.  

“Buranın rengi kırmızı. Yangından kalan izleri gözlemleyebiliyoruz. Düzeyin sıcaklıktan dolayı değişime uğradığını görüyoruz. Mari'nin sonu bu şekilde geldi.” (Yaub Abddullah) 

Mari’yi yok eden büyük Babil imparatorluğu bir başka büyük güç olan Hititler tarafından yenilgiye uğratıldı. Günümüz Türkiye'sinde Çorum ilinde yer alan Hattuşa’daki dağ evlerinden çıkan Hititler, antik çağların en büyük imparatorluklarından birini inşa etmişlerdir. İmparatorluk fikri, Mezopotamya'daki evinden çevresine yayılmaya başlamıştı.  

“2. binyılda var olmuş Hitit İmparatorluğu insanlık tarihindeki diğer bir adım olarak kabul edilebilir. Avcı toplayıcılıktan tarıma geçişle üretici bir hayat tarzı oluşmuş. Ve bu hayat tarzı geniş topraklara sahip bu krallıklarda doruk noktasına ulaşıyor.” (Andreas Schachner) 

Hititler, imparatorluklarının, Mezopotamya'nın zengin ve bereketli nehir vadilerinin doğal avantajlarının hiçbirisinin olmadığı topraklarda inşa etti.  

“Hititler’in tarihi açıdan başarısı muazzam düzeyde kontrol, sosyal organizasyon ve disiplin yoluyla doğal coğrafi engelleri aşmayı başarmış olmalıdır. Kişisel hırs ve tarihin sunduğu fırsatlar sonucunda MÖ 1600’den 1200’e kadar süren bir imparatorluk kurmayı başardılar. Ve günümüz Türkiye'sinde olan Anadolu'nun büyük kısmı ile Suriye ve Lübnan'ı, Lübnan'ın kuzey bölgesini kontrolleri altına aldılar. Böylelikle o dönemde doğu Akdeniz'in küresel aktörlerinden biri haline geldiler.” (Andreas Schachner) 

Bölgenin en yüksek noktasında Hitit kralları, güçleri ve etkilerini göstermek için devasa bir anıt inşa etmiştir. 20 km öteden görülebilen bu yapı bir savunma suru değildir. Sadece bir tören yoluna ev sahipliği yapmak amacıyla inşa edilmiştir.  

“İnsan elinden çıkmış yer kapıdaki bu devasa anıt Hattuşaş’taki en etkileyici yapılardan biridir. Yapının tamamı nihayetinde kocaman bir bildiridir. Hitit gücünün etkisinin uygarlığının kendilerinin nasıl gördüklerinin taştan yapılmış bir simgesidir.” (Andreas Schachner) 

Hititler MÖ 19. yüzyılda ortaya çıkmış ve 600 yıl sürecek bir imparatorluk kurmuşlardı. MÖ 13. yüzyılda güçlerinin zirvelerindeki Hititler ve Mısırlılar, Yakın Doğu'nun hakimiyeti için birbiriyle rekabete girdiler. MÖ 1274 yılında iki imparatorluk savaş arabalarının kullanıldığı tarihinin en büyük muharebesinde karşı karşıya geldi: Kadeş savaşı.  

Savaşın bir galibi yoktu ve Hititlerle Mısırlılar arasındaki bu muharebe bir barış antlaşmasıyla sonuçlandı. Kadeş antlaşmasının Mısır ve Hitit dilindeki orijinal metinleri olağanüstü bir şekilde günümüze de ulaşmıştır. Hitit nüshası İstanbul Arkeoloji Müzesi'nde bulunuyor. Tarihin bilinen ilk uluslararası antlaşmasıdır.  

MÖ 12. ve 11. yüzyıllarda Hitit İmparatorluğu'nun hakimiyeti sarsılmaya başladı. Yakın Doğu'nun bütün antik imparatorlukları bu sıralar bir karanlık çağa girdi. Fakat Doğu medeniyetinin başarıları yeni bir dünya gücü tarafından tekrardan keşfedilmeyi bekliyordu: Yunanlılar.  

Batıya doğru akan nehrin gelecek bölümünde uygarlık tarihinde Yunanistan'a atfedilen payenin Doğu'nun modern dünyanın inşasına yaptığı katkıyı gölgelediğini keşfedeceğiz.  

“Yunan medeniyetinin önemini göz ardı edemeyiz ama Yunan medeniyeti kendiliğinden doğmadı, spontane oluşmadı. Kendinden önceki medeniyet birikimlerinden istifade ederek onu yeni bir konsept ve yeni bir yorum içerisinde Yunan üslubu içerisinde bize sundu.” (Bekir Karlığa) 

Antik doğu ilminin Yunanlılar vasıtasıyla Batı'ya nasıl aktarıldığını inceleyeceğiz.  

“Doğu - Batı ayrımını biz daha sağlıklı bir medeniyet perspektifi geliştirmek için aslında ortak bir kültür havzası, bir havuz olarak görmek zorundayız. (İhsan Fazlıoğlu)  

Ve fetihler yoluyla Büyük İskender gibi Doğu'ya gelen eski Yunanlılar, medeniyetin doğudaki bir kaynaktan iki nehrin arasındaki topraklardan doğduğunu keşfedecekti.  

Doğu ve Batı arasında bir medeniyetler çatışması olduğundan bahsetmek anlamsızdır. Hatta bunları iki ayrı varlık olarak bile düşünmememiz gerekir. Çünkü bu insanlar bu topraklarda sürekli fikir ve inanç alışverişi içindeydi. Beraber yaşıyorlardı ve tarihleri kesinlikle ayrılmaz bir şekilde birbirine dolanmıştı. (Bettany Hughes)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

felsefe bize ne söyler / diri zihin'den gelen bir felsefe söyleşisi*

tevrat'ta ve kur'an-ı kerim'de hz. adem / bir karşılaştırma denemesi*

güngör karauğuz’un “hz. nuh, hz. ibrahim ve hz. lut bağlamında kur’an arkeolojisi – bir yöntem teklifi” kitabına dair bir değerlendirme üzerine notlar*